
Bosna: Tarih ve Hüznün İzinde
Bosna’da yaşananları yerinde öğrenmek için rehber eşliğinde düzenlenen bir gezi programına katıldım. Bu benim için sıradan bir seyahat değildi; Bosna’nın tarihini, kültürünü ve savaş yıllarında yaşanan acıları yerinde görmek amacıyla çıktığım anlamlı bir yolculuktu.
Dört gün boyunca gördüklerim ve dinlediklerim, birkaç satıra sığdırılamayacak kadar etkileyiciydi. Her köşede tarihle, her sokakta savaşın bıraktığı izlerle karşılaştım. Bosna’da gördüklerimi ve hissettiklerimi tam anlamıyla kelimelere dökmek gerçekten kolay değil.
Saraybosna’ya vardığımızda ilk durağımız, Osmanlı mirasının en güzel örneklerinden biri olan Başçarşı oldu. Avrupa’nın ortasında yükselen camiler, hanlar ve tarihî yapılar, ecdadımızın bu topraklarda bıraktığı derin izleri gözler önüne seriyordu. Ancak Saraybosna yalnızca tarihî güzellikleriyle değil, savaşın acı hatıralarıyla da insanı derinden etkiliyor. Şehrin birçok yerinde hâlâ kurşun izlerini görmek mümkün.
1992 yılında Bosna-Hersek’in bağımsızlığını ilan etmesinin ardından başlayan savaşta, Saraybosna yaklaşık dört yıl boyunca kuşatma altında kaldı. Şehir sürekli topçu ateşine ve keskin nişancı saldırılarına maruz kaldı; binlerce sivil hayatını kaybetti.
Kuşatma sırasında şehrin dış dünya ile bağlantısı neredeyse tamamen kesilmişti. Bunun üzerine kuşatma altındaki Saraybosnalılar, 1993 yılında havalimanının altından yaklaşık 800 metre uzunluğunda bir tünel kazdılar. “Umut Tüneli” adı verilen bu geçit sayesinde ilaçlar, yiyecekler ve insani yardımlar şehre ulaştırılabildi. Tünelin içinde yürürken savaşın ne kadar ağır şartlarda yaşandığını adeta hissettim. İnsan burada yalnızca bir tüneli değil, aynı zamanda hayatta kalma mücadelesinin, direnişin ve umudun izlerini de görüyor.
Bosna Savaşı’nın en büyük trajedilerinden biri ise Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da yaşandı. Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilmesine rağmen, 8 binden fazla Boşnak erkek ve çocuk katledildi. Bu olay, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük insanlık trajedilerinden biri olarak tarihe geçti.
Gezimizin bir diğer durağı Mostar’dı. Neretva Nehri üzerindeki Mostar Köprüsü, Osmanlı mimarisinin Balkanlar’daki en güzel eserlerinden biridir. Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında tamamlanan köprü, yüzyıllar boyunca şehrin iki yakasını birbirine bağlamıştır. Bosna Savaşı sırasında yıkılan köprü, 2004 yılında Türkiye’nin de katıldığı uluslararası bir proje kapsamında aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş ve barışın, kardeşliğin ve yeniden doğuşun sembolü hâline gelmiştir.
Gezimizin son gününde ziyaret ettiğimiz Ahmiçi Köyü ise savaşın en acı yüzünü gözler önüne seriyordu. Köy imamı bize yaşananları anlatırken şu sözleri söyledi:
“Her gün selam verdiğimiz, aynı kahvede oturduğumuz, aynı bakkaldan alışveriş yaptığımız insanlar bir gece evlerimizi işaretledi, ertesi sabah katliama başladılar.”
16 Nisan 1993’te gerçekleşen Ahmiçi Katliamı’nda 116 Boşnak sivil hayatını kaybetmişti. Ancak beni en çok etkileyen, imamın şu sözleri oldu:
“Bugün ailelerimizi katleden insanlarla aynı mahallede yaşamaya devam ediyoruz.”
Bu sözler, savaşın yalnızca insanları değil; güven duygusunu, dostluğu, komşuluğu ve yılların biriktirdiği kardeşliği de nasıl yaraladığını anlatmaya yetiyordu.
Bosna’dan ayrılırken yüreğimde iki farklı duygu vardı. Bir yanda ecdadımızın bu topraklarda bıraktığı eserlerle duyduğum gurur, diğer yanda ise savaşın masum insanlara yaşattığı acıların bıraktığı derin hüzün...
Bu yolculuk bana bir kez daha gösterdi ki tarih yalnızca kitaplarda yazmaz; bazen bir köprünün taşında, bazen bir şehit mezarında, bazen de yaşadıklarını unutamayan insanların gözlerinde yaşamaya devam eder.
Dileğim, dünyanın hiçbir yerinde bir daha savaşların yaşanmaması ve insanların din, dil, ırk ayrımı gözetilmeksizin barış içinde yaşayabilmesidir. Çünkü savaşların kazananı yoktur; geride yalnızca acılar, gözyaşları ve silinmesi zor hatıralar kalır.
Selam ve sevgilerimle,
Ahmet Yılmaz
03.06.2026
Yorum Yazın