Memleketimde Gördüklerim

Ali Duranoğlu
332 Görüntüleme
03 Eylül 2026 10:12
Son Güncelleme: 03 Eylül 2026 10:12
Memleketimde Gördüklerim

Memleketimde Gördüklerim

Tütmeyen Bacalar

Her izin döneminde memleketime sadece hasret gidermeye gelmiyorum. Aynı zamanda değişen Türkiye’yi yeniden okumaya geliyorum. Çünkü ben yıllardır Avusturya’da yaşayan bir gurbetçiyim.

İlk kitabım “Bir Gün Dönecektik”, vatan hasretini, öz kimliğimizi, komşuluğu, aile olmayı ve bizi biz yapan değerleri anlatıyordu.

O kitapta bir tas çorbayı komşusuyla paylaşan insanları yazdım. Kapısını kilitlemeden uyuyan mahalleleri yazdım. Akrabalığın sadece kan bağı değil, gönül bağı olduğu günleri anlattım. Çocukların bütün mahallenin evladı sayıldığı, yaşlıların yalnız bırakılmadığı, düğünde de cenazede de herkesin omuz omuza durduğu bir Türkiye’yi anlattım.

Yıllardır yaşadığım Avusturya’da alışveriş yaparken, bir lokantada yemek yerken ya da bir akaryakıt istasyonunda depomu doldururken aklımdan hiçbir zaman, “Acaba bana farklı bir fiyat mı uygulanacak?” düşüncesi geçmez. Çünkü güven, günlük hayatın doğal bir parçasıdır.

Ne acıdır ki yıllarca özlemini çektiğimiz vatanımıza geldiğimizde bazen ilk hissettiğimiz duygu güven değil, tereddüt oluyor.

“Yabancı plakalı aracım var; acaba yakıt alırken bana farklı mı davranılacak?”

“Bir restoranda yemek yerken plakama göre mi hesap çıkarılacak?”

“Bir esnaf, gördüğü plakaya göre bana farklı bir fiyat mı söyleyecek?”

İnsan, kendi ülkesinde bu soruları kendine sormak zorunda kalıyorsa, durup düşünmemiz gereken ciddi bir mesele var demektir.

Sonra kendi kendime şu soruyu soruyorum:

Biz kimiz?

Biz, doğruluğu ve kul hakkına gösterdiği hassasiyetle asırlar boyunca örnek gösterilen bir medeniyetin evlatları değil miyiz?

Rivayet edilir ki Fatih Sultan Mehmed’in ordusu İstanbul’un fethi yolunda Edirne civarında bir bağdan koparılan bir salkım üzümün karşılığını bağ sahibine bir altın bırakarak ödemiştir. Bu anlatı, tarihî ayrıntılarından bağımsız olarak ecdadımızın adalet, dürüstlük ve kul hakkına verdiği değeri simgeleyen güçlü bir hatıradır.

Bizi güçlü yapan sadece fetihlerimiz değildi. Bizi büyük yapan; güvenilirliğimiz, doğruluğumuz, paylaşmayı bilen kültürümüz ve insanı merkeze koyan ahlakımızdı.

Bugün dönüp baktığımızda, bir zamanlar sahip olduğumuz bu değerlerin bir kısmını yitirmiş olduğumuzu görüyoruz. Güven duygusu azalmış, komşuluk ilişkileri eski sıcaklığını kaybetmiş, aile sofraları giderek küçülmüş.

Ne yazık ki kaybettiğimiz değerlerden biri de bizi biz yapan yemek kültürümüz olmuş.

Bu yıl memleketime geldiğimde gözüme en çok çarpan ne yeni yollar oldu ne de yükselen binalar…

En büyük değişim, evlerin mutfağında yaşanıyordu.

Sokağa çıkıyorum; motor sesleri birbirine karışıyor. Bir apartmanın önünden üç kurye geçiyor, beş dakika sonra bir başkası geliyor. Trafikte otomobiller kadar motosiklet var.

Meğer memleket adeta bir kurye ordusuna dönüşmüş.

Daha ilginci ise kuryelerin yarışı kadar, onları bekleyen insanların sabırsızlığı dikkat çekiyor.

Sanki memleketin yarısı sipariş taşıyor, diğer yarısı da kapının zilini bekliyor.

Kendi kendime şu soruyu sordum:

Biz bu alışkanlığı ne zaman edindik?

Bizim kültürümüzde yemek, sadece karın doyurmak değildi.

Yemek; aileydi, bereketti, paylaşımdı.

Anadolu’da yeni bir ev kurulduğunda ilk yapılan işlerden biri ocağı yakmaktı. Bacanın tütmesi sadece dumanın yükselmesi değildi; yeni bir yuvanın hayata başlamasıydı.

Büyüklerimiz, “Allah bacanı tüttürsün.” diye dua ederdi.

Çünkü bacası tüten ev, içinde hayat olan evdi. Tenceresinde çorba kaynayan, ekmeği bölüşülen, çocuk sesleri duyulan evdi.

Bugün ise birçok evde ocak sessiz.

Tencerenin yerini telefon ekranı, mutfağın yerini uygulamalar aldı. Bir tuşa basılıyor, yemek kapıya geliyor.

Elbette kolaylık hayatın bir parçasıdır. Kimse teknolojiyi reddedemez. Ancak kolaylık ile alışkanlık arasındaki çizgi bazen fark edilmeden aşılır.

Eskiden anneler çocuklarına:

“Yemek hazır!”

diye seslenirdi.

Bugün ise telefon:

“Siparişiniz yola çıktı.”

diye bildirim gönderiyor.

Aradaki fark sadece kelimelerden ibaret değildir.

Bir toplumun kültürü önce mutfağında değişir. Çünkü mutfak sadece yemek pişirilen bir yer değildir. Mutfak; aile olmanın, paylaşmanın ve birlikte yaşamanın en güçlü sembollerinden biridir.

Çocuk annesinin çorbasının kokusunu mu hatırlayacak, yoksa kapı zilini mi?

Baba işten geldiğinde mutfaktan yükselen yemek kokusunu mu duyacak, yoksa plastik poşetlerin hışırtısını mı?

Belki de bugün kaybetmeye başladığımız şey yemek değil; sofradır.

Çünkü aynı masanın etrafında oturmak, aynı tencereden yemek yemek ve aynı ekmeği bölüşmek, aile olmanın sessiz dilidir.

Bir milletin bacaları tütmüyorsa, sadece ocaklar değil, kültürel hafızası da yavaş yavaş sönmeye başlar.

Teknolojiyi kullanalım, hayatı kolaylaştıralım. Ama kolaylık uğruna bizi biz yapan değerlerimizi kaybetmeyelim.

Çünkü bir evi ev yapan sadece duvarları değildir.

Bir evi ev yapan, bacasından yükselen dumandır.

Çünkü bacası tüten evlerde sadece yemek pişmez; güven pişer, sevgi pişer, aile pişer.

Ve bir millet, önce bacaları tütmediğinde değil; o bacaların anlamını unuttuğunda kaybetmeye başlar.

Milli yemeklerimiz kuru fasulyemiz, mantımız, sarmamız ve bol tereyağlı pilavımız sofralarımızdan hiç eksik olmasın.

Çünkü kim bilir, belki birazdan kapı çalar…

Gelen bir kurye değil, “Çayı koy da iki laf edelim.” diyen eski bir dost olur.

İşte o zaman bacalar yine tüter, sofralar yine kurulur.

Memleketten selamlar.

Ali Duranoglu

 

VorarlbergTV

Yorum Yazın